19
Ara

“Umut iyi bir şeydir, iyi şeyler asla ölmez.” – Esaretin Bedeli

Umut.. bu yapım için özetlenip söylenebilecek en güzel söz Umut’tur. 1994 senesinde yönetmen Frank Darabont ve yazar Stephen King ustaların önderliğiyle Esaretin Bedeli hayatımıza girdiğinde, eminim ki Umut sözcüğü adına birçok insanın yaşamını olumlu ve ciddi yönde etki eden bir başyapıt oldu kendisi.

Bir kış günü sıcacık evimizde daha aklım yeni yeni çevremdeki olaylara ermeye başlamışken annemlen ben beraber izlediğimiz ve içimi acıtan ve hayatımın filmi olan Yeşil Yol’un yapımcıları da bu iki şahsiyettir. O yüzden o gün bugündür çok severim ben bunları.

Dünyada filmler arasında, bir insanın umudunu kaybetmemesi gerektiğini ve “gün doğmadan neler doğar” atasözümüzü bu kadar güzel gösteren bir başyapıt. Ne yazık ki günümüzde ben böyle bu tarz filmler göremiyorum. Ya hiç yok ya da cidden parmakla sayılabilecek kadar az. Neyse sakinim..

Yok yere adam öldürmekten yargılanıyorsun. Suçsuzsun ama deliller hep senin aleyhine. Sonunda birde hâkim gıcık gitmiş, 2 insanı öldürme suçundan seni ardı ardına 2 defa müebbet hapis cezasına çaptırmış. Ya kafayı yerdin, ya her şeye boğun eğer mecbur haksız cezanı çekerdin ya da ciddi anlamda içerideki pisliklerle ve dışarıdaki umutların için “cesur yürek” misali mücadele ederdin.

Hapishanede çevrendeki insanlara anlatamazsın ki arkadaş halini. Zaten onlar deyim yerindeyse kaşarlanmışlardır hani. Sen, “benim bi suçum yok. Ben bir şey yapmadım, suçsuzum.. nalet olsun bu dünyaya, insanlığa, hayata!..” dersin. Sonrada sana “he he çok duyduk bu lafları gardaş.” der geçer elin herifi. O halde Andy’de “dinsizin hakkından imansız gelir.” felsefesiyle kafasını çalıştırıp çıkıyor bir mücadeleye ki ne mücadele.. Zaman içinde, Red (Morgan Freeman) ve Andy (Tim Robbins) günden güne bu iki şahsiyet can dostu oluveriyorlar. Ondan sonra değmesin yağlı boya.. Hapishane içindeki bu iki dostluğun mücadelesi ise elbette görülmeye değer.

Yaşam hele ki 1940 ve 1960’lı yıllar arasındaki o yaşamsa.. Her ne kadar güzellikleri olsa da elbette negatifliği de mümkün. Ekonominin zorluğu, homofobi ve ırkçılığın bilhassa bolca bulunduğu dönemler. İçeride veya dışarıda ol yaşam her bakımdan şuan ki yıllara göre daha zor. O yüzden öyle sahneler var ki, seneler arasında dönemlerin insanlara, mekânlara göre değişimlerini, davranışları ve nereden nerelere geldiklerini veya aksine geriye dönüşlerini rahatça ve hüzünlenerek görebildim.

En yaşlı mahkûm Brooks Hatlen, mahkûmiyet süresindeki 50 yıl boyunca içerideki hayata alıştığı için, şartlı tahliye olsa bile dışarıdaki yaşamdan korkup hapishaneden çıkmak istemiyor. Daha sonra gün gelip de çıktığı vakit yaşamaya başladığında ise yapacağını yapıyor adamcağız.

“Sevgili dostlarım; dışarının bu kadar hızlı büyüdüğüne inanamadım. Çocukken bir keresinde araba görmüştüm. Fakat şimdi her yerdeler. Dünya büyük bir acele içinde. Geceleri uyumakta zorlanıyorum. Kötü rüyalar görüyorum sanki yere düşüyormuşum gibi. Korkarak uyanıyorum. Bazen nerede olduğumu hatırlamak biraz zamanımı alıyor. Burayı sevmiyorum. Her zaman korkmaktan yoruldum. Kalmamaya karar verdim. Sanırım benim gibi yaşlı bir hırsız için fazla üzülmezler. Hiç kuvvetim kalmadı..”

Bu sözler artık Brooks için yeterliydi.

Bu olayın devamında Brooks’dan sonraki en iyi örnek Red. Jüri onu da her mahkûma yaptığı gibi her 10 senede bir görüşmeye çağırıyor ama sonucu hep aynı bırakıyordu. “Reddedildi.” Bu yüzdendir ki daha sonraları ise adamın umudu kırılıyor ve dışarıya çıkma umudu zayıflıyordu.

“Fakat sana bu duvarların tuhaf olduklarını söylemiştim. İlk önce onlardan nefret edersin. Sonra onlara alışırsın. Yeterli zaman geçtiğinde onlara bağlanırsın.”

Shawkshank hapishanesinin ünü, ağır suç işlemiş olan mahkûmları yaşlanıncaya dek orada tutmalarından geliyordu. Hatta bu zaman ölüme kadar da olabilir..

“Seni buraya hayat boyunca gönderiyorlar. Tam olarak senden aldıkları bu.”

Müziğe de pek güzel bir gönderme vardı. Şu replik açıklar sana her şeyi:

“Müziğin güzelliği budur. Onu sizden alamazlar.”

Andy abimin en sevdiğim sahnesi, yasak olduğu halde mahkûmlara açtığı müzik için dayağı bile göze almış olmasıydı. “O gün iki İtalyan bayanın ne söyledikleri hakkında bir fikrim yoktu. Gerçek şu ki, bilmekte istemiyordum. Bazı şeyler söylenmeden güzeldir. Çok güzel bir şey hakkında olduğunu düşünmeyi seviyordum. Kelimelerle ifade edilemeyen.. ve bu yüzden kalbinizi acıtan. O sesler kimsenin rüyasında bile cesaret edemeyeceği kadar yükseklere ve uzaklara gidiyordu. Sanki güzel bir kuşun sıkıcı kafeslerimize kanat çırpması gibi ve o duvarları eritmesi gibi. Özet olarak, Shawshank’daki her adam kendini özgür hissetmişti.”

Çok hoşuma gidiveren bir nokta ise; yıllar geçtikçe Andy’nin kendi hücre duvarındaki asılı duran yıllanmış posterleriydi. Afişleri dönem yıllarının zamanlarına göre gayet güzel yansıtılıp izleyiciyi nostalji yaptıran ve harika etki eden çok iyi bir olaydı vesselam. Resimdeki şahsiyetler dönemlerine göre oyunculuklarıyla ve yaptıklarıyla bir hayli nam salan Aktrisler; Rita Hayworth, Marilyn Monroe ve Raquel Welch.

Andy’nin bir diğer güzel azmi ise “bıkmadan” sürekli eyalet senatosuna mahkûmlara boş kaldıklarında okumaları ve “genel kültürünüz artsın a dostlar” adına kitap ve müzik plakları için fon istemesiydi. Çevresindekiler ona bu olayda negatif yaklaşmış olsalar da sonunda 6 yıl sonra kazanan Andy’nin vazgeçmek bilmediği azmi olmuştu. Zaten sen de film içinde özellikle bu ve bunun gibi bazı sahnelerden sonra, “işte bir kez daha umudun ve iyi azmin sonunu gördüm.” Diyeceksin. Diyeceksin yani.. Kaçışın yok.

Üstatların performanslarına bir söz yok kendimce. Her ne kadar Tim Robbins filmin başlarında bana “bu adam niye böyle oynuyor? Tutuk kalmış sanki biraz.” dedirtmiş olsa da daha sonraları beni yanılttı hınzır sağolsun. Çünkü film içinde adamın soğukkanlılığına ve sinsiliğine hayran kaldım. Sen de kalacaksın. Kaçış yok..

Son olarak diyeceğim o ki; şu hayatta öyle olaylar olur ki, yaşamıma bakışımı değiştirir. Elbette her insanda olduğu gibi.. Benim için Esaretin Bedeli de bunlardan birisiydi. Yıllar geçse de efsane her zaman efsaneliğini sürdürür. Bir insanın umuduyla, sabrıyla ve çevresindeki insanlara tahammülü öyle güzel anlatılmış ve işlenmiş ki şu filmde.. E sende insanlığın azaldığı ve günden güne kötüye giden kokuşmuş dünyada şu filmi izleyiver ve azıcık da olsa örnek al Allasen.

Nereye gideceğimi söyleyeyim mi? Zihuatanejo. Meksika’da, Pasifiğin üzerlerinde bir yerlerde. Meksikalılar Pasifik için ne derler biliyor musun? Hafızasının olmadığını söylerler. Yaşamak istediğim yer işte orası; hafızası olmayan sıcak bir yer.

Eh.. Haydi selametle.

Fragmanı için buyuruverin:




Bunları İncelediniz mi?

“Bir çocuğun ruhu, ruhların içinde en safıdır.” -The Butcher Boy (1997)

Sorunlu bir ailede büyüyen Francis Brady’nin hikayesi The Butcher Boy. İrlanda yapımı bir roman uyarlaması. Francis’in alkolik, geçmişine fazlasıyla takıntılı bir babası ve psikolojik olarak rahatsız bir annesi vardır. Ev … Devamını oku..

“Ben sevda köylüyüm. Orası neresi derseniz; anlatması uzun hikaye bir film kadar uzun, bir kaç hayat kadar kısa..”

O kadar çok konuşuldu ki bu film en sonunda izleyebildim. Aslında izlememdeki en büyük sebep Kenan İmirzalioğlu. Her rolün hakkını fazlasıyla veriyor fakat bu sefer, ağır abi rolünde değilde bambaşka … Devamını oku..

“Onun gözünde sıradan bir adam ve sıradan biri gibi de onu kazanmak istiyorum. .” – Ghajini

Çok uzun süredir listemde olan fakat izlemeye fırsat bulamadığım Bollywood‘un en önemli oyuncularından biri olan Aamir Khan‘ın gene harikalar yarattığı Ghajini filmini anca bugün seyredebildim. Hatta şimdi bitti ve taze … Devamını oku..


© Copyright 2010-2017 Sinemayı Bloglamaya Hazır mısınız?. Tasarım: — Dream Theme.

Ãœye GiriÅŸi Valid XHTML 1.0 Transitional I Love You Wordpress

kadikoy escort
atasehir escort
pendik escort